Bir karıncanın karşısında duracak cesaretim bile yok bugün. Dünyaya atılışımın üzerinden otuz küsur yıl geçtiği halde, bugün, bir kez daha anlıyorum ki güneşin altında hala bir acemiyim, hala bir çaylak. Her ne yöne dönsem kendimden başka gidilecek bir yol bulamıyorum; kendimden başka bir kapı yok çalınacak. Oysa şimdiye kadar sayısız yeşermiş çayır gördüm, sayısız yaprağa vurmuş ağaç ve pek çok kabaran nehir; doğdu ve büyüdü insanlar, yaşlandı ve öldüler, hepsini biliyorum! Biliyorum sararan hep sararır, kök salan elbet büyür, kırılan tutuşur bir yerinden. Öyleyse neden, bugün tabiatın ilk günüymüş gibi bomboş gözlerle bakıyorum dört bir yanıma; neden ilk kez esiyormuş gibi esiyor ılık rüzgar; ruhumun bütün çarşılara sergi olacak kadar genişlemesi neden? Acaba ben, her kış bitiminde dünyayı yeniden keşfetmek zorunda kalan bir müptedi miyim? Yeniden döndürülen bir anlam çarkı, baştan açılan bir takvim!.. Bir kuşun kanadını taşıyacak gücüm bile yok bugün. Oysa tarlalara inip tırpan sallamıştım bir zamanlar. Kadınlar alımlarıyla kırları kıskandırarak azık getirirlerdi bana; gövdemde meydan okuyan bir güç, gözlerimde yaralar kapatan bir bakış vardı. Diklenince gürültülü bir erkek edasıyla diklenirdim; oturunca izim çıkardı toprağa. Toprakta iz bırakmak için yanıp tutuşurdum bir zamanlar; isterdim ki şecerem uğurlu bir çınar gibi büyüyüp kalınlaşsın; isterdim ki, bir oğul vakarıyla diz kırdığım odalarda hangi cenk hikayesi anlatıldıysa, ben olayım kahramanı. O odalarda hem kılıç yapan ustaydım, hem keçeye kılıç çalan kıvrak. Bereketi bereketle besledim, devirdiğim her başağın yerine yeni bir başak ektim. Yorgunluğuma su taşıyan gelinler tası avuçlarıma tutuştururken `küçük bey` derlerdi; `küçük bey çok mu susadın?` Alnımın damarlarındaki şu masum kanama belli olmasın diye, sıkılganlıkla yere eğerdim başımı. O vakitler bir başım vardı benim; omuzlarımın üzerinde duran bu uğultulu tepe sonradan peyda oldu... Yüzümde konaklanacak dingin bir parça yer bile yok bugün. Çünkü onu buraya, başka başka insanların yüzleriyle yamayarak getirdim; başka başka insanların çizgileriyle. Hangi günahkar akşamın, hangi lekelenmiş aşkın, hangi çıldırmış saatin, hangi dökülmüş yaprağın izini taşıyan bir yüz varsa, hepsi gelip benim yüzüme yapıştı; hepsi bana yüz oldu. Belki de bu yüzden sayısız şaşkınlıkla bakınıyorum çevreme: Çevreme can çekişen bir ergen, biraz önce ağlamış bir kız gözü, fabrikaların islendirdiği bir işçi yanağı, ya da mektepten kaçmış bir talebe telaşıyla bakmamın sebebi bu olmalı. Oysa bugün, tam da güneşin beni herkese bir resim gibi tuttuğu bu saatte, çocuklara gösterebilecek henüz arızalanmamış bir cephemin bulunması gerekmez miydi! Ne de olsa çocuklar, havadar bir bahçe arar baktıkları yüzlerde; kuşları anımsatan bir hafiflik, süt dişlerini besleyen sıcak bir gülümseme. Eğer çocuklara işaretler dağıtan bir yüzüm yoksa, nasıl söz açabilirim artık alnımın aklığından; içtiğim sütten; serinlediğim sudan!.. Güneş her kimi arıyorsa, gelip benim ruhumu aralıyor bugün. İyi de, ne kurutacağı kuşlukların tenliği var bende, ne de can vereceği saksıların toprağı. Rengi atmış iklimlerin uykuya çekildiği geniş bir yatağa benziyor benim ruhum. Bu yüzden bunca ağır alıyorum yolumu, bu yüzden her bakanın gözlerinde irileşiyor korku. Kimler yok ki benim ruhumda: Sıvası dökülmüş evlerin sokaklara sığmayan utanışı; kayıp cüzdanını arayan göz; kavgada elden kayan bir çiçek; oğlunu bekleyen bir annenin sorular dolu alnı; kına yakılmadığı için yanıp duran bir avuç; içinde hediyeler taşımayan bir bavulun sıkıntıyla çözülen kilidi; yaşlanmış atların gözlerindeki yas; yaslanmış gözlerin altlarındaki yaş; cepheden yeni bir kötü haber; delik bir cepten ete değip duran parmak; öldürülmüş sözcükler ve kanlı bir çanağın içine bırakılan cümle zevahir... Hayır, güneşin, bu çolak günün ortasında inip inip göğsümü aralamasının sebebi bunlar olamaz; mutlaka başka bir sebebi olmalı bu ısrarlı ziyaretin. Bir sebep? Yoksa benim `Şark`ın toprağıyla beslenen balçığım, gizli bir umutla mı ağırladı bunca misafirini; yoksa ben, her solana kendimden bir parça renk verdim diye mi aralanıyor kapım. Kapım, kapım, kapım: `Şark`ta her şey acıyla yeşeriyor. Elbet vardır bir hikmet..."
satılık ceket ...

Ondan mantarların en irisini seçmesini istiyorum.
"Közleycek misin abla?" diyor. Bu defa aynı mahcubiyet ve aynı tebessüm ile ben "hı" diyorum.
Tam o esnada tezgahın kralı edalarında dikilen delikanlı, Kürtçe bir şeyler söylüyor. Kelimeleri eze eze.
Taze naneden dürüm yapmış olan, sanki Kürtçe cevap verirse, benim incineceğimden korkuyor. Anlamadığım için incineceğimden. Arkadaşını kızdırmak pahasına Türkçe cevap veriyor. Sonra kaldığımız yerden devam etmemiz şartmış gibi. "Kaşar da serpiyor musun abla?" diyor. Evet diyecekken… Tam o anda. Taze naneden dürüm yapmış olanın o kara derin gözlerine bakarken "hayır" diyorum. "Ben kaşarı pek sevmem."
Sanki çocuğun özenmesinden mi korkmuştum. Aramıza kaşar yiyenler, kaşar yiyemeyenler ayırımının girmesinden…
Taze naneyi dürüm eylemiş olan, "közü de çok güzel olur" diyor.
Yarım kalmış tebessümümün içine çocukluğumdan beri yediğim bütün azarlar ve ikazlar gelip yerleşiyor: Önce büyükannem. Sen Peygamber değilsin! Böyle her şeye üzülür herkesin derdiyle dertlenirsen büyümek sana haram olur (Haklıymış hiç büyümedim zaten). Sonra babam: Bak evladım el unutuyor kendi derdini, sen unutmuyorsun elin derdini. (Haklıymış. Unutamamak bir çocukluk hastalığı olarak baki kaldı bende). Sonra ağabeyim. Sonra eşim. En son oğlum nasihat ediyor: Anne dünya senin bildiğin dünya değil artık.
Artık. Oysa benim bildiğim dünya hep aynı kaldı. Benim gurbetim bu aynı kalan dünyada başladı.
Mantarları kaşar ile birlikte pişirdiğim gerçeğini ben aslında kaşar sevmem yalanıyla değiştirirken; onu gördüm. Orada. O akan selin içinde. Bulunduğu yerde öylece dönüyordu. Baş parmağında takılı ceketiyle.
"Satılık ceket. Satılık ceket."
Dünya yıkılıyor işte! İnsanın başına. Böyle yıkılıyor. Adamın elindeki ceket, ayağındaki pantolonunun aynısı. Bostancı pazarında kirli, lekeli ceketine bir alıcı çıkacağına inanan bu adam, belli ki hayatında ilk defa dilenmeye çalışıyor. O kirli cekete bir alıcı! Şık pazar arabalarını itina ile doldurmuş olan semtim kadınları, satılık ceketi hiç görmüyor bile.
Sadece bir grup genç gülerek geçiyor adamın yanından. "Manyak ya. Kirli ceketine milyar veren çıkacak."
Bir ben mi gördüm bu adamı!!! Bir ben. Hayır! Kara gözlü, közlenmiş mantar seven çocuk ile göz göze geliyoruz. O da görüyor. Tezgahını bırakıp gidiyor yanına. O, ceketini satan adamın yanına; ben közlenmiş mantar sevenin yanına. Üçümüz bir müddet dikiliyoruz. Kelimelerini kaybetmiş bir ahaliden arta kalmış; üç ayrı kabın içindeki, üç ayrı maya misali. Benim söyleyemediğimi o kara derin gözlü çocuk söylüyor. "Giy dayı ceketini. Kimse almaz bu ceketi burada."
Cebinden çıkarabileceği en büyük parayı uzatıyor. 5 YTL. Ceketini satan adamın para mefhumu hiç yok. "Kaç para?" "Beş" diyor kara gözlü. "Daha 45 YTL'ye ihtiyacım var" diyor yaşlı adam.
Çocuk bana bakıyor. Bu ne şimdi ?!
Kirli eskimiş ceketine, müşteri bekleyen yaşlı adam, hikayesini anlatıyor. "Samsundan geldim. Bir arkadaşımda kalırım dediydim. İki gün sonra Ankara'ya gidicem. Yaşlılar yurduna. Biletim de var Ankara'ya. Ama iki gün sonraya bilet. Burada bir arkadaş vardı. Onda kalırım dediydim. O memlekete gitmiş. Karısı öyle dedi."
Biraz önce ben incinirim diye Kürtçe sorulan soruya Türkçe cevap veren çocuk, o közlenmiş mantar seven çocuk, Samsun'dan gelen amcaya "Giy ceketini burada bekle dayı" diyor.
Sonra pazarın içinde kayboluyor. Gerisini merak ediyorsunuz değil mi?
Ceketini satılığa çıkaran adamın cebine on dakika sonra 50 YTL konulmuştu. Hani BİZ kimiz diye merak ediyorsanız …Bir de bu resimden bakın derim. Sayıların kalbi olmaz. Ama biz hâlâ daha, evet hâlâ daha, her şeye rağmen birbirimizin gözüne bakan, birbirimizin sesini duyan insanlarız. Sayımız az belki. Ama bir kaşık yoğurt bir kova sütü mayalar. O bir kaşık maya ile süt bozulmaktan kurtulur.
Kalbinizde saklı bir kaşık maya var mı? İşte bütün mesele bu!
kadın;özgürlük;tesettür
'Hindu asıllı bir ateist' iken 1999'da Müslüman olan dünyaca ünlü Hint şairi ve yazarı Kamala Das diyor ki:
"İslam'ı seçmemde tesettürün büyük rolü var. Tesettürü seviyorum. Müslüman kadının Ortodoks hayat tarzını seviyorum. Erkekler mesture bir hanıma dönüp bakmazlar. Tesettür emniyettir. (...) Batı kültürünün kadına tanıdığı özgürlük beni cezbetmiyor. Bilhassa, erkeklerin arzularını kabartan özgürlüğü kastediyorum. Delhi'deki kitap fuarında yayıncılar müşteri çekmek için yarı çıplak mankenler kullandılar. Utanç verici bir şey. Kadın vücudu Hindistan'da bile ticari meta haline geldi."
"Ben özgürlük istemiyorum. Bıktım özgürlükten. Bütün samimiyetimle söylüyorum, özgürlük benim için bir yük haline geldi. Hayatımı düzenleyecek kurallar olsun istiyorum. Özgür olmayı değil, korunmayı arzu ediyorum ben."
"24 yıl boyunca tesettürü tekrar tekrar denedim. Müslüman olmadığım halde Müslüman kadınlar gibi giyinip marketlere, konserlere, sinemalara gittim, seyahatlere çıktım. Gördüm ki mesture bir hanım her yerde saygı görüyor. Kimse dokunmuyor sana; laf atmaya bile cür'et edemiyor. Tesettür içinde tamamen emniyettesin."
"İslam'ın ilkeleri kadına kafi derecede özgürlük alanı bırakıyor. Kadının kocasına veya daha yüksek bir otoriteye boyun eğmesini özgürlüğe aykırı bulmuyorum. Bunları dışlayan özgürlüğü fazlasıyla yaşadım, artık istemiyorum."
***
Arada böyle 'aykırı' sesler de çıkmasa bu modern dünya hiç çekilmez.
Her zaman ve her yerde hep aynı hikâyeler...
Belki makul, mantıklı ve rasyonel, ama illa ki soğuk, ruhsuz ve şiirsiz hikâyeler...
"Özgürlük benim için bir yük haline geldi" diyerek modern dünyanın ezberini bozan şair Kamala Das'a selâm, selâm, selâm olsun!
***
Müslüman kadının "birey"leşmesi ve "özgür"leşmesi için çırpınan kardeşlerimiz, Kamala Das'ın bazı ifadelerini ve benim bu ifadelerden etkilenmemi 'kadın hakları düşmanlığı' olarak görüp öfkeye kapılmasınlar sakın. Mesele kadın-erkek meselesi değil.
Mesele sadece tesettür meselesi de değil.
Mesele, başına buyrukluğun putlaştırılmasına isyan meselesi.
Şahsen ben de bu anlamıyla özgürlüğü bir yük olarak görmeye başladım.
Köyümde eskiden hüküm süren 'katı' Çerkez âdetlerini ve geleneğin içindeki o emniyeti ne kadar özlediğimi anlatamam.
Gelenek de sırtımızda bir yüktü, ama bambaşka bir yük.
O yükün aslında hayatı kolaylaştırmaya yaradığını öğrenmek için gelenek zincirini kırıp "özgürlüğe" kavuşmamız gerekiyordu!
hakan albayrak;gercek hayat;386 sayı
bir emine şenlikoğlu eleştirisi
Tam da "bu Ergenekon Operasyonu da resmen arapsaçına döndü haa..." derken, sağdan soldan her cibilliyetten adamın kulağından tutulup sorguya çekildiği şu günlerde... Adı üstünde envai çeşit Türk'ü çok da rahatlıkla içinde barındıracak demir duvarlı şu eski dağımız Ergenekon'u ne yapsak da aşsak, nasıl etsek de eritip dışına bir yol bulsak diye düşünürken... Dişi kurt Asena gibi ufkumuza tulu etti: Emine Şenlikoğlu!
Komplekssiz, zeki, sadece kendisi olan, meraklı, cesur, aklına geldiği gibi çat çut konuşur haliyle gündemi silip süpürmeyi başardı yine... Ergenekon'u tutup çöpe atıverdi ettiği birkaç kelam üzerinden... Onu 1986 yılından beri takip ediyorum. Hapishaneye düşmüş bir fikir suçlusu iken ne ise, bugün de o! Yani ki; dünyanın hiçbir duvarı onu yeterince susturup cezalandıramaz. İçeri düştüğünde de aykırı düşünceleri vardı, dışarıdayken de hep ve her zaman aykırı... Gazetelerdeki resmine bakıyorum: Tüm duvarları kitaplarla çevrili salonunda geniş bir koltuğun üzerine oturmuş. Sırtı, hemen her satırını bilmem kaç kere okuduğu büyük kitapların, büyük düşünürlerin, bilginlerin kitaplarına dayalı. Ama yine biliyorum ki sırtını dayadığı o güçlü ve mukaddes literatüre de tam olarak teslim olmuş değil. Son zamanlarda çok sevdiğini söylediği İmam-ı Azam'la bile uyuşamadığı konular olduğunu adım gibi biliyorum. Fotoğrafta sırtını dayadığı kütüphanede yer alan tefsir, hadis, fıkıh âlimlerinin en büyük talihi öyle zannederim ki; Emine Şenlikoğlu ile aynı devirde yaşamamış olmaları... Yaşasalardı, "ama hocam..."diyerek parmak kaldırıp sözlerine itiraz edecek bu mütecessis kadınla kolay kolay baş edemezlerdi... Onu; Allah'tan başka kimse ikna edemez, kimse susturamaz. Yoksa itiraz edip soru soramayacağı bir tek kul yoktur!
Yüzü her zamanki gibi çok güzel, biraz Türkan Şoray biraz Şule Yüksel, "güzel kadın" dendiğinde kalbim bu üç kadının posterini asar duvarlarıma, yine öyle, nas ve felak üzerine olsun, kem nazarlara uğramasın... Bu sefer krem renkli harika bir kostüm giyinmiş Emine Sultan... Kimse boşa Çarşamba'daki elbise dükkanlarında veya Nişantaş'ındaki modaevlerinde aramasın, modelini bizzat kendisinin çizmiş olduğunu, diktirdiği terziye verdiği talimat üstüne talimatlarla ona ecel terleri döktürdüğünü de hayal edebiliyorum. Fatih Altaylı'ya çıktığı lacivert kostümünden daha güzel bu fildişi kaftan... Tam bir Şenlikoğlu klasiği derken fotoğraftaki küçük ayrıntı gözüme çarpıyor: Ah! Kaplan desenli terlikler... İşte buraya bir mim koyuyorum. Şair Karakoç her ne kadar bir kadın için illa elleri ve elleri yine elleri diyorsa da, bu bir erkek aldanışıdır, zira biz kadınlar için hemcinslerimizin elleri değil illa da ayakkabı ve terlikleridir mühim olan... Ruh haline dair küçük sırlar, iç durumlara dair kaçamak ipuçları, madde değil de mana, gösterilen değil de saklanan tüm derin ayrıntılar, bizim ayaklarımızın altında gizlidir. Gizlediklerimizin, içimizin, ele vermediklerimizin üstüne basarak yükseliriz biz kadınlar...
Laiklik diyor, Atatürk diyor, Sinan Çetin, Hülya Avşar, Tarkan diyor, İran'dan, kadın haklarından, yatak odalarından, iç çamaşırlardan dekolteden geçip, çiftetelliyle devam ediyor konuşmaları, pata küte, kimseye aldırmadan, kimseyi takmadan... Bıçkın bir Türk filmi karakteri gibi, yüzü Türkan Hanım'ı andırsa da daha çok erkek Fato (Girik) rollerinin benzeri bir uslupla ya da Avrupa Yakası'nın Şahikası'nın meşhur repliğini hatırlatan bir edayla estiriyor rüzgarını: "Kızıımmm, ben var ya benn, sizi..." deyip hakikaten savuruyor hepimizi...
Tüm projeler dağılıyor o konuşurken, tüm komplo teorileri, sosyolojiler, argeler, istatistikler, ince eleyip sık dokunmuş liderlik hesapları, entelektüel aforizmalar, aydın öksürükleri, oy avcılıkları, sonradan görmeliğin kokuşmuş kaymağını yemekte olanların ağız şapırtıları, aman efendim yaman efendim yağcılıkları, yatak vaizelerinin kibirli ahkâmları ile kadın koleksiyoncularının latif anıları, futbol ve Ergenekon, bir anda paaaaaat küüüüüüt diye ortadan ikiye ayrılıp kendini yerlerde buluveriyor... Reyting mi diyordunuz, duyamadım? Al sana reyting! O böyle içinden geldiği gibi konuşurken oluyor tüm bu yere geçmeceler... Bir kitap yazıyor bestseller listeleri allak bullak, Orhan Pamuk da kim? Bir çift söz ediyor tüm talk-showcular anında tıpp... deyip çene bağlıyor, Cem Yılmaz da ne?
Oysa onun da bir Ergenekon'u var kendince; laiklerin yüreğine indirdiği kadar, tarikatların, diyanetin, şeyh efendilerin de yüreğine, aynı anda ve belki de daha fazla indiriyor. Misal benim de yüreğime iniyor; estetik operasyon yaptırmaya evet diyor da sıra botoksa gelince; "gerizekalıca bir iş" deyip atıveriyor, demek bugünlerde bir zekâ testi yaptırtıp öyle karar vermeliyim yüzüme yılan zehri zerkedip etmemeye diyorum, alıyorum dersimi...
Herkes onun kendisiyle barışık bu cesur haline hayret ediyor. Oysa ben içimden içimden nedense mutsuz olduğunu düşünüyorum. Herkesten sakladığı şaşırtıcı derecede kırılgan ve kadınsı bir iç yüzü olduğunu... Çevresindeki o kalabalık hayran kitlesinin içinde aslında yapayalnız olduğunu düşünüyorum... Hiç Aferin almayarak geçen bir çocukluktan sonra, cemaati tarafından verilmiş baştan aşağı Yıldızlı Pekiyi karnesinin ona bir türlü yetmediğini... Giyindiği kaplan benekli terliklerin onu hep iki saçı örgülü haylaz bir kız çocuğu gibi tuttuğunu... Ayağı maazallah bir gün bir yerlere takılıp da düşecek olsa, üzerindeki heybetli çarşafının grapon kâğıdından yapılma bir müsamere giysisi gibi anında üstünden sıyrılacağını, altından uzun yıllar saklanmış ve özenle susturulmuş şuh bir Karmen'in çıkacağını hayal ediyorum... Biliyorum ayıp ediyorum.
Gerçek Hayat küsüp kıskanmasın, benim için dünyanın en güzel logosunun sahibidir Emine Şenlikoğlu: "Kadınların kaleminden, kadın-erkek herkese" diye yazardı Mektup Dergisi'nin üzerinde... Şimdi ben de eski patronuma bir çağrıda bulunuyorum: "Logona geri dön Sultan, bırak bu Sinan Çetin işlerini. No Pasaran!"
sibel eraslan;28 mart gercekhayat
"kitaba uymayan kitabına uydurur"
Gerekçesiz karar
- Pardon, verdiğiniz kararın gerekçesini öğrenebilir miyim?
- Gerekçeli karar açıklanınca öğrenirsiniz. - Anlamadım! - Neyi anlamadınız? - Karar açıklandı ya zaten… - Evet? - Gerekçesi? - Gerekçe için biraz daha beklemeniz lazım. - Efendim? - Gerekçe için biraz daha bekleyeceksiniz diyorum. - Niye ki? - Çünkü henüz hazır değil. - Nasıl yani? Kararı verirken gerekçeniz yok muydu? - Olur mu öyle şey? - Olmaması lazım. Bir gerekçenizin olması lazım. - Var zaten. - Nerede? - Ne demek nerede? - Karar var, gerekçe yok. Bu nasıl iş? - Gerekçe elbette var, fakat henüz yazıya dökülmedi. - Niye ki? - Böyle şeyler zaman alır. - Ne kadar zaman alır? - Ne bileyim işte… Üç gün, beş gün, belki de bir-iki hafta… Daha uzun da sürebilir. - Niye ki? - Nasıl niye ki? - Şöyle ki: Siz gerekçenizi söyleyin, ben şuracıkta yazayım. Atla deve değil ya bu. - Öyle ayak üstü yapılacak basit bir işten söz etmiyoruz kardeşim. Tarihi bir kararın gerekçesini yazmaktan söz ediyoruz. Üzerinde uzun uzun düşünmemiz, tartışmamız lazım. - Daha düşünmediniz mi? Tartışmadınız mı? Kararı düşünüp tartışmadan mı verdiniz? “Önce asalım, sonra yargılarız” mı dediniz? Mustafa İslamoğlu hocanın güzel bir sözü var: “Kitaba uymayan kitabına uydurur.” Sizin böyle konuştuğunuzu duyanlar “Galiba kitabına uydurmak için zamana ihtiyacı var” diyeceklerdir. - Ne münasebet? - Münasebet filan yok. Tam bir münasebetsizlik söz konusu. - Ne diyorsunuz kardeşim siz? - Asıl siz ne diyorsunuz? “Böyle bir karara gerekçe bulmak zor iş. Bizde biraz daha zaman verin” mi diyorsunuz? - Ben söyleyeceğimi söyledim. Başka yorum yok. - Yaaa, demek yorum yok! “Dediğimiz dedik, astığımız astık, kestiğimiz kestik” diye kestirip atıyorsunuz yani. - Yorum yok dedim. - Bende yorum çok ya, neyse… hakan albayrak;yeni safak
« Önceki ::